Tarihî
İpek Yolu üzerinde yer alan Hive günümüzde Özbekistan’ın en iyi korunmuş
şehirlerinden biridir. Harezm, Hazar Denizi’nin güneydoğusunda, Eski ve Orta
Çağlarda Maveraünnehir’in batısında, Ceyhun Nehri’nin Aral Gölü’ne döküldüğü yerin
her iki tarafında bulunan bölgeye verilen addır. Harezm, İslâm medeniyeti için
çok önemli bir bölgedir. Harezm, tarih boyunca Birûnî, İbn-i Sina, Zemahşeri,
Fahruddin er-Razi, Necmuddin-i Kübra ve Muhammed bin Musa el-Harezmî gibi pek
çok önemli âlim, edip ve şair yetiştirmiştir. Gürgenç, Hive, Hezaresb, Kerder, Dergan,
Berkan, Zemahşer, Sedver, Cigerbend, Git, Medminiye, Gavhane, Zerduh ve Hamcerd
bölgenin Orta Çağ’daki başlıca yerleşim birimleriydi. Harezm bölgesinde bulunan
bu önemli şehirlerden biri olan Hive bir dönem Hive Hanlığı’na da başkentlik
yapmıştır. Günümüzde Özbekistan’ın Harezm vilayetine bağlı bir şehir olan Hive,
Türkistan’ın en gözde turizm merkezlerinden biridir. Özellikle eski şehir
merkezinin etrafını çevreleyen surların ve kale içerisinde yer alan tarihî
yapıların çoğunun ayakta olması Hive’ye ayrı bir değer katmaktadır. İşte bu
sebepten dolayı Batı’dan hava yoluyla gelen turist kafileleri, Uluslararası
Urgenç Havalimanına inerek buradan kara yoluyla Hive’ye geçmektedir. Türklerin
Mirası Projesi araştırma ekibi olarak biz de aynı şekilde, sabah havalimanından
ayrılır ayrılmaz yola koyulduk.
Hive,
okuduğum metinlerde adını çokça duyduğum ve surları ayakta olan bir şehir
olduğu için Türkistan’da en çok merak ettiğim Türk-İslâm şehirlerinden biriydi.
O sebepten dolayı daha önce Özbekistan’a gitmeme rağmen bu seyahat de beni
ziyadesiyle heyecanlandırıyordu çünkü 2012 yılındaki ilk seyahatimizde Hive’ye
gitme imkânımız olmamıştı. Uzaktan Hive görününce heyecanım daha da artmıştı.
Öncelikle Hive Kalesi’nin yakınında yer alan otelimize yerleştikten sonra Hive
İçan (İç) Kale’ye gidip hemen çalışmaya başladık. Dört kapısı bulunan İçan Kale’ye
Batı Kapısı’ndan girdik. Şehir surları gibi abidevî bir görünüme sahip olan bu
kapı da restorasyonlar sırasında büyük oranda yenilenmişti. Özbekistan son
yıllarda Türkistan’ın parlayan bir turizm destinasyonu olduğu için Buhara ve
Semerkant gibi Hive’de de turist sayısı bir hayli fazlaydı. Kapıdan girince ilk
olarak seramikten yapılmış büyük bir kale haritası, hediyelik eşya tezgâhları
ve Kalta Minor ile karşılaştık. Kalta Minor adıyla bilinen yarım minare şehrin
simge yapılarından biridir. Son derece güzel çini motiflere sahip bu yapıya
Özbekistan’la ilgili çoğu yayında rastlamak mümkün. Tezgâhların arka kısmında
ise Muhammed Emin Bahadır Han Medresesi’nin çinilerle süslü eyvanı bulunuyor.
İnşasına Hive Hanlığı Dönemi’nde, 1852 yılında başlanan minare; bânisi Muhammed
Emin Bahadır Han’ın 1855 yılında savaşta ölmesiyle yarım kalmıştır. Çok
görkemli bir yapı olan minare, bu yarım kalmış hâliyle bile dikkat çekicidir.
1990
yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Hive İçan Kale kerpiç
yapıları, sırlı tuğlaları, devasa surları, ahşap işçiliği ve gökyüzüne uzanan
minareleriyle Binbir Gece Masallarındaki beldeleri andıran bir görünüme
sahiptir. Kale içerisinde bulunan farklı dönemlere ait onlarca tarihî yapıdan
biri de Hive Cuma Camii’dir. İçan Kale’deki diğer yapıları bir tarafa bıraksak dahi,
sadece bu camiyi görmek için bile bu şehre tekrar gelinebilir. Söz konusu eser dünyadaki
ahşap sütunlu camilerin en güzel örneklerinden biridir. Oldukça geniş bir alana
kurulan cami 10. yüzyılda inşa edilmiş olup daha sonraki yıllarda yapılan ilave
ve tamiratlarla özgün hâlini almıştır. Camide aynı anda 5 bin kişinin namaz
kılması mümkündür. Camide, üzerinde farklı motif ve yazıların yer aldığı 212
adet ahşap sütun bulunmaktadır. Caminin ilk inşa döneminden günümüze ulaşan
sütunlar oldukça yıpranmış bir vaziyetteyken nispeten yakın dönemlerde yapılan
sütunlar ise daha yeni bir görünüme sahiptir. Bu ahşap sütunlardan 12 tanesi
10-12. yüzyıldan kalmıştır. Kırlangıç tekniğiyle örtülü tavanı ve tuğladan
yapılmış minaresi de dikkat çekicidir. Ahşap oyma sanatı ve sütunlu cami
geleneği Türkler aracılığıyla 11. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya da yayılmaya
başlamıştır. Günümüzde bir müze gibi ayakkabılarla gezilen camide yalnızca
mihrap etrafında halı serilidir ve burada namaz kılınabilmektedir.
Kale
içerisindeki önemli yapılardan biri de İslâm Hoca Medresesi’dir. Hive’nin simge
eserlerinden bir olan medrese görkemli yapısı, son derece güzel çini
süslemeleri ve adeta bir sanat şaheseri olan minaresiyle dikkat çekmektedir. Medrese,
İsfendiyar Han döneminde, Başvezir İslâm Hoca tarafından 1908-1910 yılları
arasında yaptırılmıştır. Günümüzde Harezm Uygulamalı Sanatlar Müzesi olarak
kullanılan medresede ahşap heykeller, metal eşyalar, halılar, sikkeler gibi
etnografik eşyalar sergilenmektedir. Bitkisel ve geometrik motiflerle süslü
eyvanının yanı sıra minare üzerindeki farklı motiflerden oluşan çini süsleme
kuşakları da yapıya ayrı bir değer katmaktadır.
Hive’de
mutlaka görülmesi gereken yapılarından biri de Pehlivan Mahmud Külliyesi’dir.
Külliyenin nüvesini oluşturan türbe, 1255-1322 yılları arasında yaşamış
Pehlivan Mahmud için inşa edilmiştir. Türbenin etrafına daha sonraki dönemlerde
yapılan binalarla birlikte günümüzdeki külliye meydana getirilmiştir. İç kalede
bulunan bu yapı, çinilerle kaplı kubbesiyle şehrin en önemli tarihî ve kültürel
simgelerinden biridir. Fütüvvet geleneğinin bir bakiyesi olan güreş tekkesi
kültüründe Pehlivan Mahmud’un çok özel bir yeri vardır. Pehlivan Mahmud aynı
zamanda rubaileri bulunan bir şairdir.
Hive
Kalesi’nin en dikkat çekici yönlerinden biri de kamu yapılarının yanı sıra
sivil mimari örneklerinin de restore edilmiş olmasıdır. Kale içerisinde
sokaklar, meydanlar, yeşil alanlar ve binaların cepheleri itinayla tanzim
edilmiştir. Kalenin eski sokak düzeni özellikle muhafaza edildiği için
kendinizi bir eski zaman masalının içinde hisseder, büyüleyici bir duyguya
kapılırsınız. Hâlen ahşap, kerpiç, tuğla, seramik, metal gibi alanlarda
geleneksel işçiliğin devam etmesi restorasyonlarda çok güzel sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
Bu restorasyonların en iyi örneklerinden biri de şehrin etrafını kuşatan
muazzam surlardır. Seyahatlerde zamanı çok iyi kullanmak gerektiği için çoğu
zaman sabah erkenden kalkıp hava aydınlanınca otelden çıkıp şehri gezerim.
Hive’de de erken kalkıp kalenin etrafında yürüyüş yaptım ve hem surların hem de
sur dışındaki evlerin fotoğrafını çektim. Işık da çok güzel olduğu için oldukça
verimli bir yürüyüş oldu ve kahvaltı saatine kadar surların etrafını görme
imkânı buldum.
Elbette
asırlardan beri birçok medeniyete ev sahipliği yapan Hive şehri yazımızda geçen
yerlerle sınırlı değil. Tarihî İpek Yolu’nun önemli konaklama noktalarından
biri olan Hive hakkında ne yazsak eksik kalır, böylesine köklü bir geçmişe
sahip olan bir şehri kısa bir dergi yazısında hakkıyla anlatmanın mümkün
olmadığının farkındayız. Seyahat planlaması yapıyorsanız aklınızın bir köşesine
Hive’yi de yazın çünkü aradan geçen asırlara rağmen Hive hâlâ o eski özgün
hâlini korumaktadır.
Yazı ve Fotoğraf
Ahmet KUŞ