GALATA

Yine bir gezi ve yeni bir heyecan… Satırların içinden çıkıp sokakların arasına dolmak, hafif çiseleyen yağmur sonrası Arnavut kaldırımlı sokaklardan kalkan ince tozun kokusunu duymak; gördüklerini seyretmekle kalmadan anlamaya çalışmak, orada olmak, var olmak, yaşamak ve nefes almak. Bizi hikâyelerin kahramanlarıymışız gibi hissettiren müthiş duygular bunlar. Tabi ki, en az devrin kahramanları kadar kahramanız biz de. Merak ediyoruz onları, öğreniyoruz hayatlarını, yaşadıkları yerleri; gezerken bastıkları taşlara basıyoruz biz de tıpkı onlar gibi kahramanca. Belki sesimizi duymuyorlar, seslerini duyamıyoruz ama dokunuyoruz onlara, tutuyoruz ellerini. Aynı anda bir Bizans sarayında imparator yanındayken diğer yandan bir Cenevizli tüccar gibi limanda umutla uzak diyarlardan gelen gemimizi bekliyoruz ufka bakarak.

​Daha sonra tulumbacı oluyoruz, gönül yanıklarından gayrı her türlü tutuşup yanan şeyi rol olmadan söndürürken özgürlük düşkünü kuşlar misali yanımızdaki tahta kanatlarla karşı kıyıya, hayallerimize uçuyoruz Hezarfen ile birlikte. Ve tabii ki bir Osmanlı padişahı oluyoruz cihana hükmeden, koca saltanatı yönetip adına paralar bastıran, tarihe imza atarak bugünlerde bile şanıyla anılan. En sonunda dönüyoruz dükkânımıza; kürkü sırtında, topladıkları heybesinde tilki gibi yalnız ama artık görmüş geçirmiş bir olgunlukla ve kalabalık...

​Ne kadar benzer değil mi? Kendi yaşam dilimimizde de kendi hayatımızın kahramanıyız ve başarabilirsek şayet bizden sonra yine bizi merak eden başka kahramanlar için tarihi birer şahsiyetiz artık. Düzenli, düzgün, çok hızlı olmaktan mütevellit ağır gibi gözüken daimî bir devir daim sürecinin şimdilik Yaşam durağında duran bekleyenleriz biz. Ve kendi kısa bekleme süremizde şu an bizler gibi var olan önceki kahramanlarla kurulan, görünmeden hissedilen hukuklar bizi farklı seviyelere taşırken farkları anlamamıza yardımcı olacak bilgeliğe eriştirecektir. Bu görmüş geçirmiş toprakların üzerinde yaşayanlar olarak bugün de dün olduğu gibi yine bu kaliteli varlığa ihtiyacımız oldukça fazladır.

​Evet, bu ayki zaman yolculuğumuzun konusu yukarıda da verdiğimiz ipuçlarını takip edenlerin anladıkları üzere komşu semtimiz “Galata” ve medar-ı iftiharı kulesi olacaktır.

​Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... İsa Mesih’ten 1348, Hicret’ten 769 yıl sonra Konstantiniye adıyla ünlü kente bir gece Ceneviz gemilerinin karanlıkta uçan ak bir martının yol göstermesiyle sağ salim vardıkları konuşulur. Cenevizlilerin, kendilerine yardım eden bu martıyı İsa Mesih ilan etmesi ve sonra karaya ulaşan geminin dümencisi Punctus’un martının yuvasının yerini arayıp bulması ve Hz. İsa’nın etini yemek itikâfı sünnet sayıldığından martıyı bir güzel kızartıp yemesi ise kuvvetli rivayet olunur. Bizi ilgilendiren kısmı ise yine rivayetle gelen bilgide şöyledir ki; bu kuşun yuvasının bulunduğu yere o martının anısına Cenevizliler yüksekçe bir kule yapar ve adına İsa Kulesi derler.

​Bu isim mevzusunda biz de kendi kaynaklarımıza baktığımız zaman Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde semt ve adı hakkında şu bilgileri görüyoruz: “Galata, zemini yeşillik, hoş, havalı ve verimli bir yer olduğundan, bütün sağmal koyunlarını ve sığırlarını bu Galata’da otlatıp sütlerini sağıp krala getirirler idi. Bu verimli yerde lezzetli süt elde edildiğinden Galata dediler. Çünkü Yunan dilinde süte ‘Galata’ derler.” Günümüze kadar farklı hikâye ve rivayetle gelmiş bu ünlü kule için eskiler yine dillerinin inceliklerini tasvirin berrak suyuna batırarak “Yalı beylerinin dürbünle, yiğitlerin ise çıplak gözle Bursa kentinin Ulu Dağı’nı seçtikleri ünlü Galata Kulesi” diye son noktayı koymuşlar.

​Galata hakkında bildiğimiz en eski bilgi I. Constantinus’un (324-337) zamanında var olan kiliseleri, hamamları, forumu, tiyatrosu, limanı ve dört yüzün üzerindeki hanelerini kapsamaktadır. 528 yılında ise şehre, şimdiki Azapkapı, Şişhane ve Tophane’yi kuşatan kara surları Haliç ve Boğaz ağzı üzerindeki kıyı surları ile birleşerek şehri dışarıya karşı koruma çemberi altına alan Galata Surları inşa edildi. Semtin surları üzerine bölgenin ve semtin resmi sahibi olan Bizans’ın bölge üzerindeki hâkimiyetini temsilen bir haçın dört kolu arasına yerleştirilmiş dört ‘B’ harfinden oluşmuş armalar konuldu. Bizans dört B ile Galata üzerinden tüm dünyaya şu mesajı veriyordu: “Basileus Basileon Basileuon Basileousi” yani, “Hükümdarlara Hükmeden Hükümdarların Hükümdarı”.

​Tarihi kaynaklara göre İslam kuvvetlerinin Emeviler zamanında İstanbul’u kuşatmak üzere Galata önlerine geldiklerinde bu surlar vardı. Konu buraya gelmişken ismini anmadan geçemeyeceğim kişi de, ilerlemiş yaşına rağmen kuşatmaya katılma gayreti ve cesareti gösterip 669 yılında vefat ederek vasiyeti üzerine İstanbul surları yakınına defnedilen, 1.341 yıldır bu topraklarda yaşayan farklı millet, din ve dile sahip insanların ve tüm İstanbullunun gurur kaynağı, başları sıkıştığında müracaatgâhı ve Peygamber’i Medine’de evinde misafir etmiş zat olan Eba Eyyub Halid bin Zeyd el-Ensari’den yani bir İstanbullu nezaketi ile Eyüp Sultan Hz.’lerinden başkası değildir.

​Galata’nın bu kuvvetli surları çok daha sonraları 1203-1204 yıllarındaki 4. Haçlı Seferleri sırasında Latinler tarafından geçilerek şehir istila edilmiştir. 1261 yılında Bizans şehri tekrar geri alır ve 1300’lü yılların başında Ceneviz kolonilerinin gelişine kadar hâkimiyeti altında tutar şehri. Kuruluşu neredeyse Galata’ya gelişleri ile aynı olan Osmanlı ile Ceneviz, Bizans’ın aksine iyi ikili ilişkiler kurarlar. 1387’de aralarında ticaret anlaşması yaparlar; aynı asrın sonlarında gerçekleşen kuşatmalar sırasında Avrupa destek kuvvetlerinin Osmanlı için gelmelerine karşın Galata-Cenevizlileri Osmanlı’ya yakınlaşmayı tercih ederler. Ve son olarak 1453’te son kuşatma sırasında Bizans’a beş gemilerini vermiş olmalarına rağmen savaş sırasında tarafsızlıklarını muhafaza ettiler. Fatih Sultan Mehmet fetihten sonra Galata’ya bir subaşı ve kadı atayarak şehri direkt Osmanlı himayesine almıştır. Galata Surlarının akıbeti ise, Fatih’in semtteki nüfusun çoğunluğunun Hristiyan olması nedeniyle şehri denizden gelecek bir Haçlı kuvvetine teslim etmelerini önlemek için kara tarafındaki surları yıktırmasıyla son bulmuştur.

​Kule, Türklere geçtikten sonra hemen her yüzyılda tamir görmüştür. Sultan 3. Murat zamanında Müneccim Takiyiddin tarafından bir rasathane kurulmuşsa da 1579’da kapatılmıştır. 4. Murat zamanında ise kule tarihinin belki de insanlık için en önemli olayı vuku bulacaktır. Hezarfen Ahmet Çelebi, tahtadan yaptığı kartal kanatları ile şaşkın bakışlar altında Galata’dan Üsküdar’a uçmayı başarmıştır. Tabi ne yazık ki bu uçuş onu aynı zamanda Cezayir’e sürgüne, ödül olarak aldığı bir kese altınla birlikte gönderecektir. 1717 yılından itibaren ise kule, çıktığında büyük davullar çalınarak ahaliye haber verilen yangın gözleme kulesi olmuştur.

​Bizans Pera’yı, Osmanlı ise Galata’yı hep kerih görmüşler. Görmek istemedikleri ne varsa orada varmış gibi kendi hayatlarına ve yaşamlarına karşı bir başkaldırışı, bir oyun bozanlığı temsil edermişçesine “Karşı Taraf” ilan etmişler semti (Pera karşı taraf demek). Halbuki Beyoğlu-Galata 19. yy. Şarkın Garbı idi. Semt, doğunun batıya açılan penceresi, batının da doğudaki meskeniydi. Galata; farklı konuşulan dilleri, farklı yenen yemekleri, farklı eğlenceleri ve kendine has şivesiyle aslında her kesimden insanın ilgi odağıydı. Öyle ki, karşıdaki muhafazakâr şehrin yani İstanbul’un halkı bu farklı dünyaya ahşap köprü (bugünün Galata Köprüsü) üzerinden atlı tramvay ile bağlanır ve Avrupa’nın ilk metrosu olan Karaköy Tüneli’nden de direkt Galata’ya alışverişlerini etmek, yemek-içmek, eğlenmek, dünyada neler oluyor öğrenmek, Avrupalı maceraperest gezginlerle tanışmak gibi kötülenmiş “karşı tarafın” yasak çekiciliğine kendilerini bırakmadan edemezlerdi.

​Galata; meyhaneleri, kavga gürültüleri, fuhuş ve batakhaneleri ile ünlenmişti ve bu tabi ki kötü bir şöhretti. Aslında bu mevzular İstanbul’un muhtelif semtlerinde ayrı ayrı veya toplu olarak da görülebiliyordu ama önemli farkı gizli olmalarıydı. Galata’nın yani aslında ‘Karşı Taraf’ın farkı büyük şehir olmanın getirdiği doğal sürecin sonuçlarıydı bir bakıma. Çünkü karşı tarafta hayat olabildiğine gerçek ve belki de en önemli kelime bu olacak, “açıktı”. İşte semtin bu kendine güveni, muhafazakâr diye bilinen ve inanılan diğer karşı taraftaki “gizli nane yiyen ikiyüzlüleri” rahatsız ediyordu. Bu da Galata’nın pek umursadığı bir şey değildi açıkçası.

​Karşı Taraf, Osmanlı aydınlarının özellikle Avrupa’yı, dolaylı olarak da dünyayı gözlemlediği ayrı bir pencere gibiydi. Yabancı elçiliklerin ve elçilerin buralara yerleştirilmesi ile siyaset, yabancı bankalar ile ekonomi, yabancı okullar ile eğitim, üç büyük dinin de temsilcilerinin ve cemaatlerinin burada olmaları ile din ve bu kozmopolit yapının kaynaşmasını sağlayan iletişim ve aracı olan lisan (dil) alaylı olarak en iyi burada öğrenilirdi. Onun için beğenilmeyen karşı taraf zamanla entelektüel kesimin mekânı hatta yaşam yeri oldu.

​Galata’da insanlar din, dil ve ırklarına göre ayrılmazdı. Evet, insanları birbirlerinden ayıran önemli ve etkin bir unsur vardı elbet, o da zenginlikti. Her yerde olduğu üzere burada da refah ve sefalet yan yana yaşanıyordu. Bir tarafta gösterişli konaklar, süslü elçilik sarayları ve kiliseler; diğer tarafta ise yıkık dökük, eski ve sefil apartmanlar sadece Galata’ya özgü değil dünyaya ait kadim bir gerçeğin aynası gibi yan yana ama uzak, aynı ama farklı duruyordu.

​Burada aslında önemli bir anekdottan bahsetmem yerinde olacaktır. İki büyük medeniyete ev sahipliği yapan İstanbul ve iki farklı dine ve dile sahip olan halkı için değişmeyen önemli şeylerden biri Galata’nın bir türlü kabullenilmeyişi idi. Bu, kendini ötekinden üstün gören anlayış zamanla güçlü taraf olan İstanbul’un güçsüz tarafı ezmesiyle tarihin hak ettiği kara sayfalarındaki yerini aldı ne yazık ki. 1185 yılında Bizans halkı zorlaşan hayat şartlarının acısını zamanının karşı tarafında oturan Venedik halkının evlerini yakıp, yıkıp, yağma ederek çıkartırken ne yazık ki aynı tekerrür tarihi yaklaşık 7-8 asır sonra kendi zamanımızın Karşı Taraflılarının ocaklarını dağıtıp, eşyalarını pencerelerden İstiklal’in caddelerine dökerken bizi de birer Bizanslı yaptı (6/7 Eylül 1955).

​Günümüzde Galata, Haliç kıyısına doğru uzanan hırdavatçıları ile ünlü Perşembe Pazarı, köprüsü ile kendini Eminönü’ne bağlayan Karaköy’ü ve bugün bile hala turistleri getiren yabancı flamalı büyük gemilerin boğaza açılan limanı olan Tophane’si ve İstanbul’a kattığı güzel siluet ile İstanbullunun göz bebeği bir semt. “Karşı Taraf” sözü bugün artık sadece Anadolu Yakasında oturanların Avrupa Yakası için veya tam tersi durumdaki anlamı ifade eden bir kelimeden ibaret...

​Bütün bu bilgiler ve hatta daha fazlası eşliğinde gezdiğimiz Galata’nın bugünkü halini de kendi gözlemlerimle ayrıca anlatmak isterim. Tophane’den yukarı dikçe bir yokuşla eskiden Zürafa Sokak diye bilinen Arnavut kaldırımı taşlı, yıkık dökük virane evlere bekçilik yapan çürümüş ağır demir kapılarla dolu yola tırmanarak koyuldum. Yazın güzelliği yemyeşil sarmaşıklar ve mekânın eskimeyen dokusu fotoğraf çekmem için beni devamlı dürten unsurlardan sadece biriydi. Avrupalının yakın tarihte demirden yaptığı kulelerin bile oyuncaklarını satarak ciddi bir ekonomi yarattığını ve bu işi ne kadar da başarıyla götürdüklerini düşünmeme yol açan, oldukça kötü malzemeden özensiz yapıldığı belli olan Galata Kulesi hediyelik maketini gördüğüm kapalı bir dükkânın önünden geçerek Yüksek Kaldırım diye ünlü televizyon ve uyducuların bolca bulunduğu sokağın sonuna çıktım.

​Arkası Karaköy’e, sağı Tophane’ye, karşısı İstiklal’in sonuna ve solu kuleye çıkan bir dört yoldayım artık. Doğal olarak kuleye doğru yönelerek hafif bir yokuşu daha çıkıyorum ve beni gülümseten bir kafe karşılıyor hemen kulenin dibinde. Yukarıdaki bunca malumattan sonra adını tahmin edebilirsiniz aslında ama zorlananlar olur diye hemen söyleyivereyim: “Ceneviz Cafe”. Perşembe pazarından alınmış bir trafik şeritli park dubasının üzerindeki plastik panoya yazılmış basit, harfi yırtık gündelik bir isim gibi... Tarihe karşı olan bu kayıtsızlığımız, bu adam sendeciliğimiz, bu okumayışımız, bu bilmeyişimiz beni üzüntüden terletmeye başlarken; Mevlana Kebapçısı, Uhud Ayakkabıcısı ve diğer önemli isimleri kendi küçük ticari menfaati dâhilinde kullanacak kadar uyanık ama muhteviyatını bilmeyecek kadar da cahil olan esnafımın yaptıkları geldi aklıma ve Ceneviz Cafe’nin bunların yanında oldukça masum, hatta daha kaliteli bir mekân olsa şık bile duracağı kanaatine vardım sonra.

​Kule dibi meydanı 360 derecelik tam bir daireyi kapsıyor yukarıdan bakıldığında. Etrafında eski sakinlerinden kalma mimari özelliğe sahip binaları, mecburen tek yöne giden araç trafiğine sahip dar sokakları, daha makul fiyatlara zaman geçirmek isteyen öğrencilere hitap eden çay bahçesi, daha çok turiste, ünlülere ve tabii ki entellere hitap eden kafeleri ve artık satın alınarak restore edilmiş eski dış görünümlü modern iç yapıya sahip lüks otelleri ile çepeçevre çevrilmiş bizim kule. Semt hala o kadar kozmopolit ki şaşırıyor insan. Bin yıla yakın zaman geçmiş olmasına rağmen semtin sizi sanki o zamanlardaymışsınız gibi hissettirmesi inanın bana oldukça garip bir duygu.

​Meydanda ilk gözüme çarpan; kâğıttan ve tahtadan el yapımı, kanatları rüzgârda kendiliğinden çırparak havada belli süre kalmasını sağlayan maket oyuncakları makul bir fiyat karşılığı hemen oracıkta size bir tane yapan ve satan çift oldu. Sonra Arap turistlere sattığı kokorecin kuzudan ve helal olduğunu söylemem için benden yardım alan seyyar kokoreççi amca, ayakkabı boyacısı, yeşil elmanın ve hıyarın -afedersiniz salatalığın- aynı tezgâhta satıldığını zor göreceğiniz seyyar mini manav ve tabi ki simitçi bizim vazgeçilmez manzaralarımızdı. Sanırım belediyenin aldığı önlemler neticesinde dilencilere rastlamamış olmamın ülke genel görüntümüze kattığı tartışılır artıyı düşünürken fotoğraf çekmeye de devam ediyordum.

​Kule etrafında dinlenen insanlar, oturup sadece bu kalabalık geçişi seyredenler, kitap okuyan turistler, bizim gibi tam teçhizat fotoğraf çeken arkadaşlar, kule duvarında asılı, tarihini kısaca anlatan levha altında eşine kendini çektiren bayanlar veya cep telefonunun ekranına koca kuleyi sığdırmaya çalışan genç arkadaşlar, yerde uzanmış yatan her şeyden bihaber sokak köpekleri, sıcak olmasına karşın kafelerde içilen içkiler lensimin geniş açılı kadrajına sığmayan ama gözümün kadrajında kalan izlenimlerimdi size aktaracağım.

​Kule dibi ve meydanda yeterince fotoğraf çektiğime kanaat getirdikten sonra meydana açılan kapısı ile stratejik konumu oldukça iyi olan bir otelin lobisine attım kendimi. Müdürü ile görüşüp nazik ve halden anlayan bir tavırla karşılandıktan sonra alınan izinle soluğu otelin direkt meydana ve kuleye bakan terasında aldım. Buradan çıkan kareleri beğeneceğinizi umuyorum. Otelin terasının bir de Haliç’e bakan muazzam güzellikte arka tarafı olduğunu öğrenmek ise fotoğrafçı için ne büyük bir sevinç, anlatamam. Şu kadarını diyebilirim ki tatlı ısmarlasaydılar bile bu kadar memnun olmazdım açıkçası. Anemon Oteline ve Müdürüne teşekkürü bir borç bilerek yolumuza Galip Dede Caddesi ile devam etmek üzerine hareket ediyoruz.

​Meydandan çıkarken hemen kulenin diğer köşesinde Ukraynalı olduğunu hatırladığım, Piotr diye adını üç dört defa bana heceleten, kendi dili haricinde pek dil bilmediği için hafif tarzanca konuşup anlaşamadığımız yetenekli turist abimizin Galata’yı resimlerinde nasıl da çözdüğünü hayranlıkla görüyorum. Resimlerinde 3 temaya yer vermiş; etrafta oldukça sık görülen başıboş kedi, kule ve kafe. Ve tanesi 15 TL’lik hiç de fena olmayan bir Galata Kulesi hatırası edinebiliyorsunuz böylece, ama yine yabancıdan!

​Dışarıya attıkları masalar yüzünden yürümeye güç bela yol bulabildiğimiz kafelerden ve restoranlardan kendimizi sıyırıp yine yeni yeniden yokuş tırmanıyoruz aynı taş yoldan. Sağlı sollu o kadar hareketli bir cadde ki nereye baksanız zaten başka bir şeyi kaçırmış oluyorsunuz. Bu psikoloji fotoğrafçının ayarını kaçırabilen bir durum bu arada. Son zamanlarda sıkça moda olan vitamin barlar, yani meyve suyu sıkıcılarının çokluğuna şaşıracağınız kesin. Her türlü meyvenin en güzel rengi ile sergilendiği tezgâhlarda bizlere hafif kullanılmış doğru jargonla fiyatlar yarıya düşerken turistlerin haline de açıkçası pek acımıyorum çünkü onların parasına göre zaten yeterince makul bir memleketiz.

​Öyle bir cadde ki bu, İstiklal Caddesi’ne hazırlıyor sizi resmen. Sadece daha küçük ve daha kısa. Yol üzerinde bırakın dükkânları ve önlerini, ağaçlar bile akıllı ve yaratıcı yurdum insanı tarafından zıpzıp çocuk oyuncakları ile süslenip doğal bir tezgâh haline getirilmiş. Ah bu para kazanmak için çalıştırdığımız kafamızı... diye başlayan cümlemi yutarak işime bakıyorum. Isırgan otu ile kantaronun, bayanlar için kolye ve muhtelif takıların ve ayrıca rengârenk çantaların aynı yerde satıldığına inanamadığım bir otantik görünümlü dükkânı fotoğraflıyorum heyecanla.

​Kartpostal satıcıları, aslında eskiyen yeni moda doğal taş tezgâhları, yine taşlardan imal gümüş yüzük tezgâhları, her zaman kendime “bunları kim ve neden giyer” diye sorduğum rahat kıyafetlerin satıldığı butikler, çocuklar için küçük davul ve gitardan oluşan güzel oyuncaklar, eski fotoğraf makinelerini dışarı asan asıl zulası içeride olan Aziz Bey abimiz, 15 TL’den 10 TL’ye düşürülmek üzere yapılan pazarlık sırasında yanlarından geçmekte olduğum çantacı ve pil, çakmak, saat ve makas gibi şeylerin satıldığı nostalji dolu dükkânı olan Hacı abimizi yol boyunca seyretmek, onları düşünmek sizi enteresan yerlere götürecek emin olun.

​15 Yıldan fazla aynı sokakta aynı yerde olduğunu söyleyerek kimseye güvenmemem gerektiğinin altını çizen Mehmet Ali amcanın yanında alıyorum soluğu. Koleksiyonerlere eski demir ve kâğıt para, PTT jetonu satıp Zippo gazı ile çakmaklarını doldurarak hayatını kazanmaya çalışan, 60’lı yaşlarının sonunda olduğunu tahmin ettiğim Mehmet Ali amcanın sıcakkanlılığı, hayat tecrübesi, dinlemek isteyenler için anlatacak şeyleri ile birlikte sizi orada bekliyor olacak. “Söze müşteri kulaktır” der Hz. Mevlâna. Dinlemek, dinleyebilmek, baş kulağı ile değil de gönül kulağını açmak büyük meziyet olsa gerek. Acaba büyükleri biraz daha mı fazla dinlesek...

​Ve bir kahraman insan, Kahraman. Cadde üzerinde duvara astığı renkli ve siyah-beyaz resimleri ile adeta görsel bir şölen yaşatıyor size. Bir anda İstanbul’u görüyorsunuz her güzel ve özel köşesiyle. O kadar içten ki çizimleri, o kadar kaliteli ve aynı kendi gibi de mütevazı ki adı Kahraman kendi garip kardeşim. Makul ücretler karşılığı satıyor o ne emek verilerek çizilmiş, yağmura, toza, çamura karşı esnaf işi muşamba ile koruma altına alınmış resimlerini. Alacağınız resim ile onun sanatını taçlandırmayacaksınız emin olun; sizin sanata verdiğiniz değerin bedeli olacak o resim. Kahraman’ın derdi ise sadece geçim.

​Ve İstiklal’e çıkarken hemen sağda artık yolun sonuna geldiğimizi gösteren bir tarihi yapı: İlim-irfan yuvası, büyük adamların mekânı İstanbul’un ilk Mevlevi Tekkesi, Galata Mevlevihanesi. Türbede metfun Şeyh Galip ve İsmail Ankaravi Hz.’lerine ve diğer zevata gösterilen tazim ve edilen duadan sonra yorgunluğumuzun tatlı huzuru ile İstiklal Caddesi’ne girerek önümüzdeki uzun ve yorucu hafif rampa yoldan, aynı hayat gibi curcuna içinde, bir sağa bir sola bakarak devam ediyoruz. Ağır ama kendinden emin istikamet üzere giderken, yoldan çıkartmasın diye Mevla’ya niyaz ile…  

 

Yazı ve Fotoğraf
Kerem DEĞER