Yine bir gezi ve
yeni bir heyecan… Satırların içinden çıkıp sokakların arasına dolmak, hafif
çiseleyen yağmur sonrası Arnavut kaldırımlı sokaklardan kalkan ince tozun
kokusunu duymak; gördüklerini seyretmekle kalmadan anlamaya çalışmak, orada
olmak, var olmak, yaşamak ve nefes almak. Bizi hikâyelerin kahramanlarıymışız
gibi hissettiren müthiş duygular bunlar. Tabi ki, en az devrin kahramanları
kadar kahramanız biz de. Merak ediyoruz onları, öğreniyoruz hayatlarını,
yaşadıkları yerleri; gezerken bastıkları taşlara basıyoruz biz de tıpkı onlar
gibi kahramanca. Belki sesimizi duymuyorlar, seslerini duyamıyoruz ama
dokunuyoruz onlara, tutuyoruz ellerini. Aynı anda bir Bizans sarayında
imparator yanındayken diğer yandan bir Cenevizli tüccar gibi limanda umutla
uzak diyarlardan gelen gemimizi bekliyoruz ufka bakarak.
Daha sonra
tulumbacı oluyoruz, gönül yanıklarından gayrı her türlü tutuşup yanan şeyi rol
olmadan söndürürken özgürlük düşkünü kuşlar misali yanımızdaki tahta kanatlarla
karşı kıyıya, hayallerimize uçuyoruz Hezarfen ile birlikte. Ve tabii ki bir
Osmanlı padişahı oluyoruz cihana hükmeden, koca saltanatı yönetip adına paralar
bastıran, tarihe imza atarak bugünlerde bile şanıyla anılan. En sonunda
dönüyoruz dükkânımıza; kürkü sırtında, topladıkları heybesinde tilki gibi
yalnız ama artık görmüş geçirmiş bir olgunlukla ve kalabalık...
Ne kadar benzer
değil mi? Kendi yaşam dilimimizde de kendi hayatımızın kahramanıyız ve
başarabilirsek şayet bizden sonra yine bizi merak eden başka kahramanlar için
tarihi birer şahsiyetiz artık. Düzenli, düzgün, çok hızlı olmaktan mütevellit
ağır gibi gözüken daimî bir devir daim sürecinin şimdilik Yaşam durağında duran
bekleyenleriz biz. Ve kendi kısa bekleme süremizde şu an bizler gibi var olan
önceki kahramanlarla kurulan, görünmeden hissedilen hukuklar bizi farklı
seviyelere taşırken farkları anlamamıza yardımcı olacak bilgeliğe
eriştirecektir. Bu görmüş geçirmiş toprakların üzerinde yaşayanlar olarak bugün
de dün olduğu gibi yine bu kaliteli varlığa ihtiyacımız oldukça fazladır.
Evet, bu ayki
zaman yolculuğumuzun konusu yukarıda da verdiğimiz ipuçlarını takip edenlerin
anladıkları üzere komşu semtimiz “Galata” ve medar-ı iftiharı kulesi olacaktır.
Evvel zaman
içinde, kalbur saman içinde... İsa Mesih’ten 1348, Hicret’ten 769 yıl sonra
Konstantiniye adıyla ünlü kente bir gece Ceneviz gemilerinin karanlıkta uçan ak
bir martının yol göstermesiyle sağ salim vardıkları konuşulur. Cenevizlilerin,
kendilerine yardım eden bu martıyı İsa Mesih ilan etmesi ve sonra karaya ulaşan
geminin dümencisi Punctus’un martının yuvasının yerini arayıp bulması ve Hz.
İsa’nın etini yemek itikâfı sünnet sayıldığından martıyı bir güzel kızartıp
yemesi ise kuvvetli rivayet olunur. Bizi ilgilendiren kısmı ise yine rivayetle
gelen bilgide şöyledir ki; bu kuşun yuvasının bulunduğu yere o martının anısına
Cenevizliler yüksekçe bir kule yapar ve adına İsa Kulesi derler.
Bu isim
mevzusunda biz de kendi kaynaklarımıza baktığımız zaman Evliya Çelebi’nin
Seyahatnamesinde semt ve adı hakkında şu bilgileri görüyoruz: “Galata, zemini
yeşillik, hoş, havalı ve verimli bir yer olduğundan, bütün sağmal koyunlarını
ve sığırlarını bu Galata’da otlatıp sütlerini sağıp krala getirirler idi. Bu
verimli yerde lezzetli süt elde edildiğinden Galata dediler. Çünkü Yunan
dilinde süte ‘Galata’ derler.” Günümüze kadar farklı hikâye ve rivayetle gelmiş
bu ünlü kule için eskiler yine dillerinin inceliklerini tasvirin berrak suyuna
batırarak “Yalı beylerinin dürbünle, yiğitlerin ise çıplak gözle Bursa kentinin
Ulu Dağı’nı seçtikleri ünlü Galata Kulesi” diye son noktayı koymuşlar.
Galata hakkında
bildiğimiz en eski bilgi I. Constantinus’un (324-337) zamanında var olan
kiliseleri, hamamları, forumu, tiyatrosu, limanı ve dört yüzün üzerindeki
hanelerini kapsamaktadır. 528 yılında ise şehre, şimdiki Azapkapı, Şişhane ve Tophane’yi
kuşatan kara surları Haliç ve Boğaz ağzı üzerindeki kıyı surları ile birleşerek
şehri dışarıya karşı koruma çemberi altına alan Galata Surları inşa edildi.
Semtin surları üzerine bölgenin ve semtin resmi sahibi olan Bizans’ın bölge
üzerindeki hâkimiyetini temsilen bir haçın dört kolu arasına yerleştirilmiş
dört ‘B’ harfinden oluşmuş armalar konuldu. Bizans dört B ile Galata üzerinden
tüm dünyaya şu mesajı veriyordu: “Basileus Basileon Basileuon Basileousi” yani,
“Hükümdarlara Hükmeden Hükümdarların Hükümdarı”.
Tarihi kaynaklara
göre İslam kuvvetlerinin Emeviler zamanında İstanbul’u kuşatmak üzere Galata
önlerine geldiklerinde bu surlar vardı. Konu buraya gelmişken ismini anmadan
geçemeyeceğim kişi de, ilerlemiş yaşına rağmen kuşatmaya katılma gayreti ve
cesareti gösterip 669 yılında vefat ederek vasiyeti üzerine İstanbul surları
yakınına defnedilen, 1.341 yıldır bu topraklarda yaşayan farklı millet, din ve
dile sahip insanların ve tüm İstanbullunun gurur kaynağı, başları sıkıştığında
müracaatgâhı ve Peygamber’i Medine’de evinde misafir etmiş zat olan Eba Eyyub
Halid bin Zeyd el-Ensari’den yani bir İstanbullu nezaketi ile Eyüp Sultan
Hz.’lerinden başkası değildir.
Galata’nın bu
kuvvetli surları çok daha sonraları 1203-1204 yıllarındaki 4. Haçlı Seferleri
sırasında Latinler tarafından geçilerek şehir istila edilmiştir. 1261 yılında
Bizans şehri tekrar geri alır ve 1300’lü yılların başında Ceneviz kolonilerinin
gelişine kadar hâkimiyeti altında tutar şehri. Kuruluşu neredeyse Galata’ya
gelişleri ile aynı olan Osmanlı ile Ceneviz, Bizans’ın aksine iyi ikili
ilişkiler kurarlar. 1387’de aralarında ticaret anlaşması yaparlar; aynı asrın
sonlarında gerçekleşen kuşatmalar sırasında Avrupa destek kuvvetlerinin Osmanlı
için gelmelerine karşın Galata-Cenevizlileri Osmanlı’ya yakınlaşmayı tercih
ederler. Ve son olarak 1453’te son kuşatma sırasında Bizans’a beş gemilerini
vermiş olmalarına rağmen savaş sırasında tarafsızlıklarını muhafaza ettiler.
Fatih Sultan Mehmet fetihten sonra Galata’ya bir subaşı ve kadı atayarak şehri
direkt Osmanlı himayesine almıştır. Galata Surlarının akıbeti ise, Fatih’in
semtteki nüfusun çoğunluğunun Hristiyan olması nedeniyle şehri denizden gelecek
bir Haçlı kuvvetine teslim etmelerini önlemek için kara tarafındaki surları
yıktırmasıyla son bulmuştur.
Kule, Türklere
geçtikten sonra hemen her yüzyılda tamir görmüştür. Sultan 3. Murat zamanında
Müneccim Takiyiddin tarafından bir rasathane kurulmuşsa da 1579’da
kapatılmıştır. 4. Murat zamanında ise kule tarihinin belki de insanlık için en
önemli olayı vuku bulacaktır. Hezarfen Ahmet Çelebi, tahtadan yaptığı kartal
kanatları ile şaşkın bakışlar altında Galata’dan Üsküdar’a uçmayı başarmıştır.
Tabi ne yazık ki bu uçuş onu aynı zamanda Cezayir’e sürgüne, ödül olarak aldığı
bir kese altınla birlikte gönderecektir. 1717 yılından itibaren ise kule,
çıktığında büyük davullar çalınarak ahaliye haber verilen yangın gözleme kulesi
olmuştur.
Bizans Pera’yı,
Osmanlı ise Galata’yı hep kerih görmüşler. Görmek istemedikleri ne varsa orada
varmış gibi kendi hayatlarına ve yaşamlarına karşı bir başkaldırışı, bir oyun
bozanlığı temsil edermişçesine “Karşı Taraf” ilan etmişler semti (Pera karşı
taraf demek). Halbuki Beyoğlu-Galata 19. yy. Şarkın Garbı idi. Semt, doğunun
batıya açılan penceresi, batının da doğudaki meskeniydi. Galata; farklı
konuşulan dilleri, farklı yenen yemekleri, farklı eğlenceleri ve kendine has
şivesiyle aslında her kesimden insanın ilgi odağıydı. Öyle ki, karşıdaki
muhafazakâr şehrin yani İstanbul’un halkı bu farklı dünyaya ahşap köprü (bugünün
Galata Köprüsü) üzerinden atlı tramvay ile bağlanır ve Avrupa’nın ilk metrosu
olan Karaköy Tüneli’nden de direkt Galata’ya alışverişlerini etmek,
yemek-içmek, eğlenmek, dünyada neler oluyor öğrenmek, Avrupalı maceraperest
gezginlerle tanışmak gibi kötülenmiş “karşı tarafın” yasak çekiciliğine
kendilerini bırakmadan edemezlerdi.
Galata;
meyhaneleri, kavga gürültüleri, fuhuş ve batakhaneleri ile ünlenmişti ve bu
tabi ki kötü bir şöhretti. Aslında bu mevzular İstanbul’un muhtelif semtlerinde
ayrı ayrı veya toplu olarak da görülebiliyordu ama önemli farkı gizli
olmalarıydı. Galata’nın yani aslında ‘Karşı Taraf’ın farkı büyük şehir olmanın
getirdiği doğal sürecin sonuçlarıydı bir bakıma. Çünkü karşı tarafta hayat
olabildiğine gerçek ve belki de en önemli kelime bu olacak, “açıktı”. İşte
semtin bu kendine güveni, muhafazakâr diye bilinen ve inanılan diğer karşı
taraftaki “gizli nane yiyen ikiyüzlüleri” rahatsız ediyordu. Bu da Galata’nın
pek umursadığı bir şey değildi açıkçası.
Karşı Taraf,
Osmanlı aydınlarının özellikle Avrupa’yı, dolaylı olarak da dünyayı
gözlemlediği ayrı bir pencere gibiydi. Yabancı elçiliklerin ve elçilerin
buralara yerleştirilmesi ile siyaset, yabancı bankalar ile ekonomi, yabancı
okullar ile eğitim, üç büyük dinin de temsilcilerinin ve cemaatlerinin burada
olmaları ile din ve bu kozmopolit yapının kaynaşmasını sağlayan iletişim ve
aracı olan lisan (dil) alaylı olarak en iyi burada öğrenilirdi. Onun için
beğenilmeyen karşı taraf zamanla entelektüel kesimin mekânı hatta yaşam yeri oldu.
Galata’da
insanlar din, dil ve ırklarına göre ayrılmazdı. Evet, insanları birbirlerinden
ayıran önemli ve etkin bir unsur vardı elbet, o da zenginlikti. Her yerde
olduğu üzere burada da refah ve sefalet yan yana yaşanıyordu. Bir tarafta
gösterişli konaklar, süslü elçilik sarayları ve kiliseler; diğer tarafta ise
yıkık dökük, eski ve sefil apartmanlar sadece Galata’ya özgü değil dünyaya ait
kadim bir gerçeğin aynası gibi yan yana ama uzak, aynı ama farklı duruyordu.
Burada aslında
önemli bir anekdottan bahsetmem yerinde olacaktır. İki büyük medeniyete ev
sahipliği yapan İstanbul ve iki farklı dine ve dile sahip olan halkı için
değişmeyen önemli şeylerden biri Galata’nın bir türlü kabullenilmeyişi idi. Bu,
kendini ötekinden üstün gören anlayış zamanla güçlü taraf olan İstanbul’un
güçsüz tarafı ezmesiyle tarihin hak ettiği kara sayfalarındaki yerini aldı ne
yazık ki. 1185 yılında Bizans halkı zorlaşan hayat şartlarının acısını
zamanının karşı tarafında oturan Venedik halkının evlerini yakıp, yıkıp, yağma
ederek çıkartırken ne yazık ki aynı tekerrür tarihi yaklaşık 7-8 asır sonra
kendi zamanımızın Karşı Taraflılarının ocaklarını dağıtıp, eşyalarını
pencerelerden İstiklal’in caddelerine dökerken bizi de birer Bizanslı yaptı
(6/7 Eylül 1955).
Günümüzde Galata,
Haliç kıyısına doğru uzanan hırdavatçıları ile ünlü Perşembe Pazarı, köprüsü
ile kendini Eminönü’ne bağlayan Karaköy’ü ve bugün bile hala turistleri getiren
yabancı flamalı büyük gemilerin boğaza açılan limanı olan Tophane’si ve
İstanbul’a kattığı güzel siluet ile İstanbullunun göz bebeği bir semt. “Karşı
Taraf” sözü bugün artık sadece Anadolu Yakasında oturanların Avrupa Yakası için
veya tam tersi durumdaki anlamı ifade eden bir kelimeden ibaret...
Bütün bu bilgiler
ve hatta daha fazlası eşliğinde gezdiğimiz Galata’nın bugünkü halini de kendi
gözlemlerimle ayrıca anlatmak isterim. Tophane’den yukarı dikçe bir yokuşla
eskiden Zürafa Sokak diye bilinen Arnavut kaldırımı taşlı, yıkık dökük virane
evlere bekçilik yapan çürümüş ağır demir kapılarla dolu yola tırmanarak
koyuldum. Yazın güzelliği yemyeşil sarmaşıklar ve mekânın eskimeyen dokusu
fotoğraf çekmem için beni devamlı dürten unsurlardan sadece biriydi.
Avrupalının yakın tarihte demirden yaptığı kulelerin bile oyuncaklarını satarak
ciddi bir ekonomi yarattığını ve bu işi ne kadar da başarıyla götürdüklerini
düşünmeme yol açan, oldukça kötü malzemeden özensiz yapıldığı belli olan Galata
Kulesi hediyelik maketini gördüğüm kapalı bir dükkânın önünden geçerek Yüksek
Kaldırım diye ünlü televizyon ve uyducuların bolca bulunduğu sokağın sonuna
çıktım.
Arkası Karaköy’e,
sağı Tophane’ye, karşısı İstiklal’in sonuna ve solu kuleye çıkan bir dört
yoldayım artık. Doğal olarak kuleye doğru yönelerek hafif bir yokuşu daha
çıkıyorum ve beni gülümseten bir kafe karşılıyor hemen kulenin dibinde.
Yukarıdaki bunca malumattan sonra adını tahmin edebilirsiniz aslında ama
zorlananlar olur diye hemen söyleyivereyim: “Ceneviz Cafe”. Perşembe pazarından
alınmış bir trafik şeritli park dubasının üzerindeki plastik panoya yazılmış
basit, harfi yırtık gündelik bir isim gibi... Tarihe karşı olan bu
kayıtsızlığımız, bu adam sendeciliğimiz, bu okumayışımız, bu bilmeyişimiz beni
üzüntüden terletmeye başlarken; Mevlana Kebapçısı, Uhud Ayakkabıcısı ve diğer
önemli isimleri kendi küçük ticari menfaati dâhilinde kullanacak kadar uyanık
ama muhteviyatını bilmeyecek kadar da cahil olan esnafımın yaptıkları geldi
aklıma ve Ceneviz Cafe’nin bunların yanında oldukça masum, hatta daha kaliteli
bir mekân olsa şık bile duracağı kanaatine vardım sonra.
Kule dibi meydanı
360 derecelik tam bir daireyi kapsıyor yukarıdan bakıldığında. Etrafında eski
sakinlerinden kalma mimari özelliğe sahip binaları, mecburen tek yöne giden
araç trafiğine sahip dar sokakları, daha makul fiyatlara zaman geçirmek isteyen
öğrencilere hitap eden çay bahçesi, daha çok turiste, ünlülere ve tabii ki
entellere hitap eden kafeleri ve artık satın alınarak restore edilmiş eski dış
görünümlü modern iç yapıya sahip lüks otelleri ile çepeçevre çevrilmiş bizim
kule. Semt hala o kadar kozmopolit ki şaşırıyor insan. Bin yıla yakın zaman
geçmiş olmasına rağmen semtin sizi sanki o zamanlardaymışsınız gibi
hissettirmesi inanın bana oldukça garip bir duygu.
Meydanda ilk
gözüme çarpan; kâğıttan ve tahtadan el yapımı, kanatları rüzgârda kendiliğinden
çırparak havada belli süre kalmasını sağlayan maket oyuncakları makul bir fiyat
karşılığı hemen oracıkta size bir tane yapan ve satan çift oldu. Sonra Arap
turistlere sattığı kokorecin kuzudan ve helal olduğunu söylemem için benden
yardım alan seyyar kokoreççi amca, ayakkabı boyacısı, yeşil elmanın ve hıyarın
-afedersiniz salatalığın- aynı tezgâhta satıldığını zor göreceğiniz seyyar mini
manav ve tabi ki simitçi bizim vazgeçilmez manzaralarımızdı. Sanırım
belediyenin aldığı önlemler neticesinde dilencilere rastlamamış olmamın ülke
genel görüntümüze kattığı tartışılır artıyı düşünürken fotoğraf çekmeye de
devam ediyordum.
Kule etrafında
dinlenen insanlar, oturup sadece bu kalabalık geçişi seyredenler, kitap okuyan
turistler, bizim gibi tam teçhizat fotoğraf çeken arkadaşlar, kule duvarında
asılı, tarihini kısaca anlatan levha altında eşine kendini çektiren bayanlar
veya cep telefonunun ekranına koca kuleyi sığdırmaya çalışan genç arkadaşlar,
yerde uzanmış yatan her şeyden bihaber sokak köpekleri, sıcak olmasına karşın
kafelerde içilen içkiler lensimin geniş açılı kadrajına sığmayan ama gözümün
kadrajında kalan izlenimlerimdi size aktaracağım.
Kule dibi ve
meydanda yeterince fotoğraf çektiğime kanaat getirdikten sonra meydana açılan
kapısı ile stratejik konumu oldukça iyi olan bir otelin lobisine attım kendimi.
Müdürü ile görüşüp nazik ve halden anlayan bir tavırla karşılandıktan sonra
alınan izinle soluğu otelin direkt meydana ve kuleye bakan terasında aldım.
Buradan çıkan kareleri beğeneceğinizi umuyorum. Otelin terasının bir de Haliç’e
bakan muazzam güzellikte arka tarafı olduğunu öğrenmek ise fotoğrafçı için ne
büyük bir sevinç, anlatamam. Şu kadarını diyebilirim ki tatlı ısmarlasaydılar
bile bu kadar memnun olmazdım açıkçası. Anemon Oteline ve Müdürüne teşekkürü
bir borç bilerek yolumuza Galip Dede Caddesi ile devam etmek üzerine hareket
ediyoruz.
Meydandan
çıkarken hemen kulenin diğer köşesinde Ukraynalı olduğunu hatırladığım, Piotr
diye adını üç dört defa bana heceleten, kendi dili haricinde pek dil bilmediği
için hafif tarzanca konuşup anlaşamadığımız yetenekli turist abimizin Galata’yı
resimlerinde nasıl da çözdüğünü hayranlıkla görüyorum. Resimlerinde 3 temaya
yer vermiş; etrafta oldukça sık görülen başıboş kedi, kule ve kafe. Ve tanesi
15 TL’lik hiç de fena olmayan bir Galata Kulesi hatırası edinebiliyorsunuz
böylece, ama yine yabancıdan!
Dışarıya
attıkları masalar yüzünden yürümeye güç bela yol bulabildiğimiz kafelerden ve
restoranlardan kendimizi sıyırıp yine yeni yeniden yokuş tırmanıyoruz aynı taş
yoldan. Sağlı sollu o kadar hareketli bir cadde ki nereye baksanız zaten başka
bir şeyi kaçırmış oluyorsunuz. Bu psikoloji fotoğrafçının ayarını kaçırabilen
bir durum bu arada. Son zamanlarda sıkça moda olan vitamin barlar, yani meyve
suyu sıkıcılarının çokluğuna şaşıracağınız kesin. Her türlü meyvenin en güzel
rengi ile sergilendiği tezgâhlarda bizlere hafif kullanılmış doğru jargonla
fiyatlar yarıya düşerken turistlerin haline de açıkçası pek acımıyorum çünkü
onların parasına göre zaten yeterince makul bir memleketiz.
Öyle bir cadde ki
bu, İstiklal Caddesi’ne hazırlıyor sizi resmen. Sadece daha küçük ve daha kısa.
Yol üzerinde bırakın dükkânları ve önlerini, ağaçlar bile akıllı ve yaratıcı
yurdum insanı tarafından zıpzıp çocuk oyuncakları ile süslenip doğal bir tezgâh
haline getirilmiş. Ah bu para kazanmak için çalıştırdığımız kafamızı... diye
başlayan cümlemi yutarak işime bakıyorum. Isırgan otu ile kantaronun, bayanlar
için kolye ve muhtelif takıların ve ayrıca rengârenk çantaların aynı yerde
satıldığına inanamadığım bir otantik görünümlü dükkânı fotoğraflıyorum
heyecanla.
Kartpostal
satıcıları, aslında eskiyen yeni moda doğal taş tezgâhları, yine taşlardan imal
gümüş yüzük tezgâhları, her zaman kendime “bunları kim ve neden giyer” diye
sorduğum rahat kıyafetlerin satıldığı butikler, çocuklar için küçük davul ve
gitardan oluşan güzel oyuncaklar, eski fotoğraf makinelerini dışarı asan asıl
zulası içeride olan Aziz Bey abimiz, 15 TL’den 10 TL’ye düşürülmek üzere
yapılan pazarlık sırasında yanlarından geçmekte olduğum çantacı ve pil, çakmak,
saat ve makas gibi şeylerin satıldığı nostalji dolu dükkânı olan Hacı abimizi
yol boyunca seyretmek, onları düşünmek sizi enteresan yerlere götürecek emin
olun.
15 Yıldan fazla
aynı sokakta aynı yerde olduğunu söyleyerek kimseye güvenmemem gerektiğinin
altını çizen Mehmet Ali amcanın yanında alıyorum soluğu. Koleksiyonerlere eski
demir ve kâğıt para, PTT jetonu satıp Zippo gazı ile çakmaklarını doldurarak
hayatını kazanmaya çalışan, 60’lı yaşlarının sonunda olduğunu tahmin ettiğim
Mehmet Ali amcanın sıcakkanlılığı, hayat tecrübesi, dinlemek isteyenler için
anlatacak şeyleri ile birlikte sizi orada bekliyor olacak. “Söze müşteri
kulaktır” der Hz. Mevlâna. Dinlemek, dinleyebilmek, baş kulağı ile değil de
gönül kulağını açmak büyük meziyet olsa gerek. Acaba büyükleri biraz daha mı
fazla dinlesek...
Ve bir kahraman
insan, Kahraman. Cadde üzerinde duvara astığı renkli ve siyah-beyaz resimleri
ile adeta görsel bir şölen yaşatıyor size. Bir anda İstanbul’u görüyorsunuz her
güzel ve özel köşesiyle. O kadar içten ki çizimleri, o kadar kaliteli ve aynı
kendi gibi de mütevazı ki adı Kahraman kendi garip kardeşim. Makul ücretler karşılığı
satıyor o ne emek verilerek çizilmiş, yağmura, toza, çamura karşı esnaf işi
muşamba ile koruma altına alınmış resimlerini. Alacağınız resim ile onun
sanatını taçlandırmayacaksınız emin olun; sizin sanata verdiğiniz değerin
bedeli olacak o resim. Kahraman’ın derdi ise sadece geçim.
Ve İstiklal’e
çıkarken hemen sağda artık yolun sonuna geldiğimizi gösteren bir tarihi yapı:
İlim-irfan yuvası, büyük adamların mekânı İstanbul’un ilk Mevlevi Tekkesi,
Galata Mevlevihanesi. Türbede metfun Şeyh Galip ve İsmail Ankaravi Hz.’lerine
ve diğer zevata gösterilen tazim ve edilen duadan sonra yorgunluğumuzun tatlı
huzuru ile İstiklal Caddesi’ne girerek önümüzdeki uzun ve yorucu hafif rampa
yoldan, aynı hayat gibi curcuna içinde, bir sağa bir sola bakarak devam ediyoruz.
Ağır ama kendinden emin istikamet üzere giderken, yoldan çıkartmasın diye
Mevla’ya niyaz ile…
Yazı ve Fotoğraf
Kerem DEĞER