Uzun zamandır vakit yaratamamaktan yazamadığım
yazılar serisine, benim gönlümde gördüğüm andan itibaren ayrı bir yere sahip
olan Dendera Tapınağı ile dönüş yapmak istedim. Mısır’ın Türkler tarafından
popüler bir destinasyon olmasından sonra herkesin akın akın gittiği Luxor
şehrinin hemen biraz dışında yer alan bu yapı; Mısır’ın katmanlı tarihini,
ruhaniyetini, mitlerine bağlılığını ve güç savaşlarını yan yana
izleyebileceğiniz çok kompleks ama bir o kadar da büyüleyici bir tapınak.
Luxor’un dışında kalması sebebiyle pek fazla ziyaretçisinin olmaması ise
elbette büyük bir artı.
Ancak tapınağın hikâyelerine geçmeden önce, oraya
nasıl vardığımla ilgili bu küçük hikâyeyi anlatmam lazım sizlere.
Yıl 2024, Kasım ayı. Misafirlerimle tura Luxor’dan
başlayacağız. Onları dinlenmiş bir şekilde karşılamak adına bir gün önceden
Luxor’a geçtim —en azından bir gün önce olduğunu düşünüyordum—. Ancak kente vardıktan
sonra fark ettim ki bir gün yerine iki gün erken gelmişim. Artan günümü elbette
Luxor’da bir yerlere giderek değerlendirmek istedim; çünkü Luxor adeta bir
derya deniz! Yalnızca Batı Yakası’na 3-4 gün ayırsak bile gezmeden döneceğimiz
tapınaklar ve mezarlar kalacaktır, eminim. Ben bu seferlik daha önce hiç
gitmediğim Dendera’yı seçtim.
Ne var ki Mısır yollarında ters bir köşe var: Her
şehrin giriş çıkışlarında ve belli noktalarında polis kontrolleri bulunuyor. Bu
sınırlardan geçerken aracın, özellikle turist taşıyabilmesi için gerekli
izinlere ihtiyacı var. Ancak turizm araçları tek kişi ve yarım günlük bir
git-gel yolu için oldukça maliyetli. Bu yüzden göz makyajıma ve kırık Arapçama
güvenerek, riskini de alıp kendime bir taksi çağırdım. Gelen şoför benim
yaşlarımda bir gençti; biraz İngilizce biraz Arapça konuşa konuşa yola
koyulduk. Polis noktasına geldiğimizde ufak bir incelemenin ardından sorunsuzca
sınırı geçerek Dendera Tapınağı’nın bağlı olduğu Qena bölgesine girdik.
Tapınak girişinde yine telefon numaraları, araç
plakası ve şoförün kimliğini bırakması derken aracı park ettik. Şoföre isterse
benimle gelebileceğini söyledim. Mısırlı olmasına ve bu yollardan sık sık
geçmesine rağmen tapınağı daha önce hiç görmemişti. Ancak nereden bilebilirdim ki
polislerin onu illegal bir tur rehberi sanacağını ve tüm gezimiz boyunca her
bölümde sorgulayan bakışlara maruz kalacağımızı…
Bir şekilde girdik tapınağa. Önümüzde kocaman bir
bahçe, karşımızda görkemli tapınak… Sağda solda ise birçok küçük yapı göze çarpıyordu.
Daha sonra derslerimde öğrenecektim ki buralar “mamisi” denilen doğum
evleriymiş. Krallar —özellikle Antik Mısır’ın son kralı II. Nektanebo ile Roma
imparatorları Augustus, Nero ve Trajan— bu doğum evlerinde doğduklarını iddia
ederek halkın gözünde yönetimlerini meşrulaştırıyorlarmış. Mamisileri geçtikten
sonra yolu, Erken Hristiyanlık dönemine ait oldukça hasar görmüş bir kilise
takip ediyor. Ve sonra, karşımızda muntazam Hathor başlarıyla yükselen o
kocaman sütunlar!
Ama önce sizi Hathor’la tanıştırmama izin verin.
Antik Mısır mitolojisinde yaratılış hikâyesini en ilginç bulduğum tanrıçalardan
biridir Kendisi. Evvel zaman içinde, günlerden bir gün insanlar baş tanrı Ra’yı
çok üzmüş. Hırsızlık yapıyor, kavga ediyor, birbirlerine zarar veriyorlarmış.
Ra üzüntüsüne dayanamayıp ağlamış. Gözünden düşen bir damla yaş yeryüzüyle
buluştuğunda, aslan yüzlü kızı Sekhmet doğmuş. Sekhmet, babasının acısına
karşılık insanlara karşı hınç ve intikam doluymuş. Gözleri kan gibi kırmızı,
gözü dönmüş bir şekilde insanları avlamaya, tarlalarda katletmeye ve çölü kana
bulamaya başlamış. Baş tanrı Ra insanları cezalandırmak istemiş, evet; ama
şimdi de insanlık soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıyaymış.
Bu yüzden diğer tanrılar toplanıp bir plan
yapmışlar: Karnak Tapınağı’ndaki Kutsal Göl, nar suyu karışımlı şaraplarla
doldurulmuş. Bunu kan sanıp kana kana içen dişi aslan kraliçemiz sarhoşluktan
sızınca diğer tanrılar gelerek onu inek başlı tanrıça Hathor’a dönüştürmüş.
Böylelikle o vahşi canavar gitmiş, dehşet sona ermiş; yerine Mısır’a barış,
şifa, müzik ve bereket gelmiş.
Bu hikâyeden de anlayacağınız üzere Hathor’un
tapınağı Dendera; müzikle, frekanslarla, şifayla ve besleyip büyütmekle ilgili.
Bastığımız yer materyal dünya, tavan göksel alem ise; sütunlar bu iki alem arasında
köprü kuran direklerdir. Ve bu tapınakta o köprünün Hathor’un kutsal çalgısı sistrum
ile kurulduğunu, sembollerin diliyle anlarız ki; evreni ayakta tutan asıl harç,
tınlayan o kadim frekanslar ile müziktir.
Dendera aynı zamanda Antik Mısır’daki ilk
şifahanelerden biri. Roma dönemine tarihlenen bu sanatoryumlarda özellikle su
ile birçok tedavi uygulanırdı. Bunlardan en çok bilineni; suyun tanrı ve
tanrıça heykellerinden akıtılarak ruhanileştirilmesi, ardından hastanın bu
kutsanmış suyu içmesi veya bedeninde iyileşmesini istediği yere sürmesiydi.
Daha da ilginci uyku tedavisiydi ki bu durum bizi
Dendera’nın en çok bilinen ve şu an Paris Louvre Müzesi’nde sergilenen ünlü
Dendera Zodyağı’na götürür. Bu zodyaktan yola çıkılarak tedavinin başlangıç
tarihi; gezegenlerin konumu, ayın evreleri ve biyoritimlerle belirlenirdi. Kişi
karanlık ve sessiz bir odaya uykuya bırakılır, Hathor’un rüyada kişiyi ziyaret
ederek gerekli teşhisi ve tedaviyi fısıldayacağına inanılırdı. Sabah
uyandığında ise hasta bu rüyayı bir tabircaye anlatır ve şifa süreci başlardı.
Dendera Zodyağı’na geri dönecek olursak; bu takvim
Antik Mısır dini ile Greko-Romen gök biliminin en etkileyici sentezlerinden
biridir. En eşsiz yanı ise, öyle rastgele değil, takımyıldızların gökyüzündeki
izdüşümlerine ve gök olaylarına kadar hassas bilgilerle işlenmiş olmasıdır.
M.Ö. 51 ve 52 yıllarında yaşanan Ay ve Güneş tutulmalarının betimlenişinden
yola çıkan astronomlar, takvimi tam da bildiğimiz Kleopatra dönemine
tarihleyebilmişlerdir.
Tapınağın gizli odaları, koridorları, görkemli
sütunları ve renkleri üzerine daha çok konuşurum kuşkusuz; ancak bir noktada
hikâyenin sonuna gelmeliyiz.
Yanımdaki şoförü hatırladınız mı? Hani girişte
ehliyetini polislere bırakan… Tapınaktan çıkarken ehliyetini almaya gittiğimizde,
soyadı benzerliğinden dolayı polisin ehliyeti bir başkasına verdiğini ve o
kişinin de durumu fark etmeden çoktan uzaklaştığını anladık! Polis kontrolleri
yüzünden şoför ehliyetsiz yola çıkamazdı. Belgeyi alan kişi tespit edilene
kadar, yaklaşık 4 saat boyunca tapınağın girişinde oturmak zorunda kaldık.
Bu sırada ben tabii ki polislerle çoktan sohbeti
kurmuş, Türk olmamın verdiği sempatiyle herkesi büyülemiştim bile. Bir tanesi
yanıma usulca yanaştı; kızının Türkiye hayranı olduğunu söyleyip numaramı
almasında bir sakınca olup olmadığını nazikçe sordu —belki dil öğrenme ya da
kültürü tanıma konusunda yönlendirebilirmişim. Ben de “elbette” diyerek
numaramı verdim. Nitekim 4 saatin sonunda ehliyet işi çözüldü ve en sonunda
Luxor’a dönebildik.
Uzun ve yorucu bir günün ardından kendimi uykunun
kollarına bıraktım. Uyandığımdaysa telefonumda bilinmeyen bir numaradan gelen
şu mesaj duruyordu:
“Ben Dendera Tapınağı’nda babamın sana bahsettiği
kızım.”
Polisleri,
ehliyeti, hatta o kızı bile çoktan unutmuştum…
Yarı uykulu zihnimde yankılanan tek bir isim vardı o
an. Ya dostlar, mesajın bir an olsun Hathor’dan geldiğini düşünecek kadar
etkilenmiştim tapınaktan.
Yazı ve Fotoğraf
Doruk Conker ŞAHİN