CIVIL CIVIL LJUBLJANA / LÜBYANA

Avrupa haritasında adını gördüğüm andan beri, hep telaffuz edilme olasılıklarını düşündüm bu kentin. Zaman zaman haritayı açıp, kendi kendime “Lujibjana, lujibyana, lulibyana, buliblana...” gibi garip sesler çıkararak dilimi olmayacak şekillerde eğerek ve tarifi imkânsız şekillere girerek telaffuz etmeye çalıştım bu ‘imkânsız harf kombinasyonunu’. İngiltere'de tanıştığım Slovenyalı bir arkadaşım, Ljubljanalı olduğunu söylediğinde çözdüm bu kentin sırrını: ‘Lubiyana’ diye okunuyormuş alt tarafı! Terbiyesizlik olmasın diye sormadım tabii neden o kadar harfle akılları karıştırmaya çalıştıklarını.

​Arkadaşım, ülkesinin nüfusunun sadece iki milyon olduğunu söylediğinde, ben, 16 milyonluk İstanbul’da yaşamış olmanın tecrübesiyle bilmiş bilmiş “E, herkesi tanıyor olmasın o zaman” demiştim. Ne cahillik ettiğimi Ljubljana’ya gidene kadar anlamadım elbette. Evet, nüfusu sadece 260 bin bu başkentin. Ama turistler dışında kentteki herkes birbirine benziyor. Erkek ve kız ayrımı yaptıktan sonra, yapacak pek fazla şeyiniz kalmıyor. Hepsi 18-22 yaşlarında, hepsi bakımlı, hepsi son moda kıyafetlerle kuşanmış, hepsi güzel, hepsi cıvıl cıvıl 260 bin genç. Bu nedenle kimi tanıyıp kimi tanımadığınızı kestirmek çok zor.

​Hani, Akdeniz sahillerinde bir kasabada, ilkbahar sabahları şehir parkından geçerken, binlerce serçenin hep bir ağızdan konuştuğu anlar vardır ya, ona benzer bir hava var Ljubljana’da. Sokaklar ya serçeler gibi hep bir ağızdan konuşan gençlerle dolu ya da bomboş. Üstelik bu serçeler, sadece ilkbahar sabahlarında değil; her gün, bütün gün konuşuyor, şakalaşıyor, gülüyor. Eğer benim gibi yaşlılık ruh halindeyseniz, fena halde depresyona sokabilir bu kent sizi. Ülkede sadece bir tek üniversitenin bulunduğunu ve bunun da başkent Ljubljana’da olduğunu söylesem, anlarsınız herhalde neden her taşın altından gençlik ve enerji fışkırdığını.

​Bu gençlik şokunu atlatmak çok zor ama ben istediğim şeyleri zaman zaman yok sayabilme yeteneğine sahip olduğum için, bir süreliğine görmezden gelebildim onları. Bu süre içinde de bu ilginç kenti tanıma fırsatı buldum. Bir metropolün sunacağı her şeyi sunan ancak küçük kasabaların misafirperverliği ve sıcakkanlılığını koruyan Ljubljana sokaklarında, ilk kez gittiğim her kentte yaptığım gibi başıboş dolaşmaya başladığımda, karşıma çıkan ilk şey kentin pazarı oldu. Temizliği ve düzeniyle beni şaşırtan pazar, adını bile bilmediğim Sloven parası üzerine de beni bilgilendirendi. SIT kısaltmasıyla tanıdığım paranın adının ‘Sloven Toları’ olduğunu orada öğrendim.

​Sokaklarda kornalarına basa basa giden araç konvoyu ise beni bir an Slovenya’dan alıp, Türkiye’nin herhangi bir kasabasının herhangi bir sokağına götürdü. Elimde, köşe başında bir tezgâhtan aldığım peynirli börek ile kalakaldım. Ben, böreği bir tek annemin yapabildiğini, kornalara basıp düğün kutlayanların da bir tek Türk ve Yunanlılar olduğunu sanırdım.

​Yugoslavya’nın dağılmasının ardından, Balkanlar’da yaşanan isyanlar ve iç kargaşalıklar yerine, 1991’de referandumla barışçıl bir şekilde bağımsızlığını kazanan Slovenya’nın başkenti Ljubljana’nın adının bir teoriye göre ‘aşk’ kelimesinden geldiği söyleniyor. Ben de kenti dolaşıp yorulduktan sonra nehir kenarında bir kafeye çöküp, birbirlerine rakip olan Sloven biraları Union ve Lasko’dan birer bardak söyleyip hem garsonu şaşırttım hem de barış kokulu bu ülkede iki rakip birayı aşka zorladım.

 

·  Ljubljana Kalesi: Kale, mimari yapısından ziyade kentin sunduğu 360 derecelik panoramik görüntü için tırmanılacak değerdedir.

·  Giriş ve Etkinlikler: Kalenin kulesine çıkmak için ödenen giriş ücretine, Ljubljana’nın dünü ve bugününü anlatan üç boyutlu bir film gösterimi de dahildir.

·  İlginç Merdivenler: Kaledeki kuleye tırmanırken, aşağıya inen basamakları yukarıya çıkanlardan daha çok olan ilginç bir merdiven bulunmaktadır. Bu ikili spiral merdiven sayesinde, aynı merdivende olduğunuzu sandığınız halde inen kişilerle hiç karşılaşmazsınız.

·  Nehir Kenarı Ljubljana’dan bahsederken, Jože Plečnik’ten bahsetmemek imkânsız. Avrupa’nın bu ünlü mimarı, doğduğu kent Ljubljana’ya da damgasını vurmuş. Ljubljanica Nehri’nin kıyılarını düzenleyen, ağaçlarla kaplı yollar tasarlayan Plečnik, nehrin üstündeki köprüleri de restore etmiş. Bunların arasında üç girişi ve tek çıkışı olan Üçlü Köprü, en ilginç olanı.

·  Preseren Meydanı: Kentin kalbinin attığı, yolların buluştuğu ana noktadır.

·  Butikler ve Yaşam: Kentte yaşam oldukça pahalıdır; özellikle butik tarzı mağazaların yoğunluğu, burayı tasarım ürünleri meraklıları için yüksek faturalı bir cennete dönüştürür.

 

Yazı ve Fotoğraf
Oya Er WILKES