Bir yolculuk bazen sadece bir harita üzerinde çizilen rota değildir; bir
duygudan diğerine geçmek, kültürler arasında salınmak ve zamanın farklı
ritimlerine kulak vermektir. Avrupa’da yaptığım bu kısa ama yoğun gezide altı
şehir bana dört farklı yüz, dört farklı dünya sundu. Her biri hafızamda başka
bir iz, başka bir tat bıraktı.
Fransa – Paris: Zarafetin ve Zamanın Başkenti
Paris'e ilk adım attığınızda fark edersiniz: Bu şehir sadece görülen değil,
hissedilen bir yerdir. Seine Nehri boyunca yürürken kitapçılardan gelen eski
sayfa kokusu, müzelerdeki sanat eserlerinden çok daha fazlasını anlatır. Louvre
Müzesi’ne ilk adımımı attığımda, tarihin ve sanatın iç içe geçtiği bir dünyanın
kapısı açılmış gibi hissettim. En çok da Mona Lisa’nın önünde durduğum anı
hatırlıyorum. Kalabalık arasında kısa bir an için göz göze geldik; yüzündeki o
belirsiz tebessüm sanki zamanın dışından bana bir şeyler fısıldıyordu. Bu
küçücük tablonun, binlerce insanı susturabilecek bir etkisi olması hayranlık
vericiydi. Paris'in bana kattığı en güçlü his, sanatın sadece duvarlarda değil,
kalbin bir köşesinde de yer bulabildiğiydi. Louvre’da saatlerce vakit
geçirirken sanatın sadece duvarda asılı değil, insanın ruhunda yankılandığını
hissettim. Montmartre’ın taş sokaklarında ise geçmişin bohemlerini düşündüm;
belki de hâlâ oralarda bir köşede bir şair oturuyordur. Paris, bir şehir değil;
zamansız bir duygu gibi.
Belçika – Brüksel ve Brugge: Tatlar, Taşlar ve Sessizlik
Brüksel, modern yapılarla gotik izlerin iç içe geçtiği bir başkent. Grand
Place’in gece ışıkları altında aldığı görünüm, insanın belleğinde kalıcı bir
tabloya dönüşüyor. Sanat, mimari ve çikolatanın buluştuğu bu şehirde zaman
sanki tatlı bir şekilde yavaş akıyor.
Brugge ise Brüksel’in tam tersi: Sessiz, nostaljik, masalsı. Kanallar boyunca
yürürken yüzümde fark etmeden oluşan bir tebessüm vardı. Brugge, bana iç
huzurun mekânla nasıl mümkün olabileceğini gösterdi. Her bina bir anı gibi, her
sokak bir şiir dizesi.
Hollanda – Amsterdam ve Rotterdam: Özgürlüğün ve
Yeniliğin Ülkesi
Amsterdam’da bisiklet sürenleri gördükçe özgürlüğün yalnızca bir yaşam tarzı
değil, bir şehir kurgusu olduğunu gördüm. Kanallarında tarihin izini taşıyan dar Amsterdam
sokakları. Peynir sanatının ustalaştığı ve çeşitlendiği harika bir yer. Van
Gogh’un fırça darbeleri, müzelerde değil, sokaklardaki insanlarda da vardı
sanki. Kanallar arasında gezdikçe şehirle duygusal bir bağ kurmaya başladım.
Amsterdam’da geçirdiğim en özel anlardan biri, müzeleri ve parklarıydı. Doğa
ile iç içe kaldığımız an. Amsterdam sadece kanallar ve bisikletler şehri değil;
ruhun sessiz çığlıklarına kulak verebileceğiniz bir yerdi.
Rotterdam ise bambaşkaydı. II. Dünya Savaşı sonrası yeniden inşa edilen bu
şehir, mimarinin cesaretle buluşmuş hâliydi. Modern kuleler, sanat galerileri
ve limanın dinamizmiyle Rotterdam, geçmişi değil geleceği anlatıyordu bana.
Aynı ülke içinde iki bambaşka ruh hali: Dinginlik ve hareket.
Almanya – Köln: Tarih ve Yeni Başlangıçlar
Köln Katedrali'nin önünde durduğumda, insan emeğinin ne kadar görkemli bir iz
bırakabileceğini düşündüm. Şehrin her yerinde tarih fısıldıyor ama aynı zamanda
günümüzün canlılığı da hissediliyor. Ren Nehri kıyısında otururken Köln’ün, gelenek
ve modernliği büyük bir ustalıkla dengelediğini fark ettim. Burada, geçmişi
unutmadan ileriye bakan bir Avrupa vardı.
Altı şehir, dört ülke… Her biri kendi ruhunu taşıyor, kendi melodisini çalıyor. Paris zarafetle sarıyor insanı, Brugge sessizliğiyle içe çeviriyor, Amsterdam özgürlüğü fısıldıyor, Köln geçmişle geleceği birleştiriyor. Seyahat ederken sadece dış dünyayı değil, iç dünyamı da adım adım gezdiğimi fark ettim. Ve anladım ki, bir şehirde en çok hatırlanan şey, orada hissettiklerimizdir.
Yazı Ve Fotoğraf
Mehmet MERTEK